10 Ekim 2010 Pazar

Unut(turul)mak

Kendi kendinizi “ne mutlu bize, ne mutlu insanoğluna ki unutabilmek gibi bir yeteneğimiz var” yalanını söylerken buldunuz mu hiç, buna inanmaktan çok uzakken üstelik? 

Hayatın bazı gerçekleri – ki göreli olur esasında çoğu zaman- yüzünüze tokat gibi vurulduğunda, birilerini hayatınızdan çıkarma kararı alırsınız bazen. Hiç yaşadınız mı bilmiyorum? Vazgeçmek zorunda bırakılırsınız sonsuza dek “o”ndan, ölmüş gibi davranmaya itilirsiniz, hayattayken imkânsız oluşunuzu kabullendirir hayat size. O göreli gerçekleri değiştirebilme gücünü kendinizde hissetmenize rağmen değiştirmenin de fayda vermeyeceği durumlardan bahsediyorum, birlikte bir yaşam düşlediğiniz kişi ile ağzınızla kuş tutsanız da düşten öteye geçemeyeceğiniz cinsten durumlar…
 

Ne zordur kapıdan her an içeri gelecekmiş gibi hissedip gelmeyeceğini bilmek ya da elini uzatmak havada kalacağını bile bile ve onun tutmasını beklemek içten içe. Ölmüş gibi ulaşılamaz olması birinin, ölmediğini bilirken zordur; beyninizde siz hala bu denli sevgili iken özellikle.


Özlemdir, burnunuzun direğinin sızladığı hissin tam olarak sebebi, ki dünyanın en zor şeyidir belki böylesine bir özlem varken içinizde onu duyamamak, görememek, ona dokunamamak. Onu sadece özleyebileceğiniz bir duruma itildiyseniz, ona dair yapabileceğiniz tek şey özlemek kaldıysa eğer. O özlemdir ümitsiz arayışlara da iten sizi, bilinçsizce, her fırsatta onun olduğu şehre atmanız mesela kendinizi, sanki mümkünmüş gibi şehrin her yerinde bulunabilme arzusu ile çarparken yüreğiniz. Şehrin en kalabalık caddelerinde karşıdan gelen tüm yüzleri tarayarak onu bulmaya çalışmak o yüzlerden birinde. Sırf bir kez daha görebilmek için o yüzü, görseniz dilinizin tutulacağını bile bile. Göremedikçe içten içe hayıflanmanız da özlemden; belki tam ben gelmeden önce buradan geçti şimdi başka bir yerde diyerek, o başka yerde olabilmeye sevdalanmanız bir anda. Bazen ya arkamdan gelen kalabalığın arasındaysa çelişkisine düşmeniz, hatta bazen de belki de tam olarak onun görüş alanındayım şu an ve o da beni izliyor ne yapacağımın merakıyla, paranoyasıyla anormal davranışlar sergilemeniz, hepsi özlemekten.  

Yaşınız kaç olursa olsun o yaşa gelene kadar edindiğiniz tüm değerleri bir kenara bıraktırabilecek kişiyi, içinizde öldürerek, en ağlak aşk şiirlerini yazarken, içinizden kısık bir ses; onu öldürmek yerine her şeye rağmen korumak gerektiğini söyledi diye bütün benliğinizle çelişkiye düştüğünüz, sonra onu içinizde barındırdığınız oranda kendinizi yok ettiğinizin farkına varamadığınız zamanlara sahip olmanın zorluğunu bilir mi herkes? Yaşar mı ömründe en azından bir kez?
 


İçinizde ağlayan bir çocuğa ninni söyleyerek uyutmak, karnını doyurmak, su içirmek ya da yarasına merhem sürerek acısını dindirmek seçeneklerinden hangisini yapacağını bilmediğinden hiç birini yapmayarak onu ağlamaya terk etmekle eşdeğer olsa gerek bu. Birlikte yaptığınızda dünyanın en eğlenceli vaktini geçirdiğiniz şeyleri tek başına yapmaya mahkum etmek ya da ettirilmek, kendinizi eksik bıraktırmak onca şeyden ve giderek eksilerek. İki kişilik bir sinema koltuğunu tek kişi doldurmak, tek bir sipsi ile uzun uzun nargile içememek zararları üzerine konuşurken, yeni bir mekanı ondan yoksun keşfetmek, fikrini öğrenmeyi çok istediğiniz bir kitap okumak ya da film izlemek. İki kişilik bir dansı tek başına yapabileceğini saçma bir şekilde kendine inandırmaya çalışmak ya da artık aynada yüzünün bir yarısından yoksun olduğunu görmek. Bütün bu yoksunlukları yaratmasından, yaptıklarından ve söylediklerinden ötürü nefret etmesi gerekirken hala nefret duygunu harekete geçiremediği insanlar var mı herkesin yaşamında?


Unutmak ya da unutturulmak suretiyle birilerini çıkarmış mıdır herkes yaşamından?
ve o etrafınıza çizdiğiniz güçlü adam profilinin, bırakın unutmayı ya da yeni bir sayfa açmayı aslında içinizdeki ağlayan küçük bir çocuğu bile susturmaktan aciz olduğu gerçeğiyle yüzleşecek midir bir gün herkes?

Free Hit Counter