10 Ekim 2010 Pazar

Pazartesi Sendromu

İlkokuldan beri ilk okul günleri stres yapar bende. Pazartesi sabahlarının, insan üzerindeki o negatif enerjisini en fazla duyumsayan insanlardan biri olduğumu düşünmüşümdür hep, “pazartesi sendrom”unu normalden bir doz fazla yaşayanlardanım kısaca.
Öyle ki; bu pazartesi sendromu bir gün önceden etkisi altına alır beni oldum olası, pazar günü öğleden sonra içime yerleşen mide kramplarına benzeyen o tuhaf iç huzursuzluğum, ertesi günün pazartesi olmasından mıdır; o günün pazar oluşundan mı bilmem. Bildiğim tek şey ertesi sabah başlayacak yoğun temponun, bir gün öncesini de mahvettiği gerçeği. Pazarları iyi dinlenip bütün hafta için enerji depolama işinin de dünyanın en büyük yalanı olduğu. Pazar geceleri güzelim hafta sonunun gömüldüğü karanlık bir mezardır ve ertesi gün herkesin önemli konuları vardır, okula, işe koşulacak, yola çıkılacaktır, kurul toplanacaktır, borsa açılacaktır... Hafta sonu düşülen rehavetin kucağından sonra, resmiyetin telaşına alışmak, ciddiyetin çatık kaşıyla yüzleşmek; zorlar, sırıtır.  

Bi' dönem, çalışılmamış önemli bir sınavın arifesiydi ya da nasılsa bitiririm diye ertelenen ama yapılmamış ödevlerin çalakalem yapıldığı sıkıntılı akşamlardı pazar akşamları. Üstelik “şunları önceden yapıp bitirsen olmaz mı?” azarıydı. Sonra, ertesi güne hazırlanması gereken bir sürü işe gerekli vaktin kalmadığı gerçeğiyle yüzleştiğim ve bu yüzden o işi yapmaktan tamamen vazgeçtiğim akşamlar oldu. Banyodan sızan buharın, ütünün buharıyla birleştiği, tertemiz çamaşır kokularının eşliğinde evin ve evdekilerin yeni hafta için yenilendiği, herkesin kendi çapında hazırlıklara büründüğü ve evde koşuşturduğu akşamlar. Hatta –çok çok eskilerde- bizimkiler dizisinin bitişinin bu hazırlıkları hızlandıracağı ve bizi pazartesiye giderek yaklaştıracağı bilinci ile diziyi huzursuzca izlediğim akşamlar. Geç yatılmış iki gecenin rahatlığının devam ettirilmek istemesi ama kendi kendime ya da evden birileri tarafından gelen “hadi uyu artık, yarın erken kalkacaksın” telkininin uykuya yaklaştırmak yerine bilakis uykudan giderek uzaklaştırdığı geceler, üstelik aklım izlenmemiş maç özetlerinde kalmışken. Ve hatta o spor programlarındaki adamların, ertesi sabah ben okula giderken, uyuyacak olmalarına çocukça içerlediğim geceler. Ve pazartesi sabahları güneşin doğmadan ya da doğmasına yakın içinden çıktığım uykunun, diğer günlerden farklı olduğu ve yatağımdan çıkmanın iki kat zor olduğu gerçeğini doğuran gecedir pazar geceleri. Sizin için de öyle mi?
 

Aslında belki kaygısızca pazarın keyfini sürmek, pazartesinin sevimsiz sürprizlerini, zorunlu gerçeklerini endişeyle beklemekten iyidir. Belki de pazartesiyle baş etmemizi sağlayacak şey, pazarda biriktirdiğimiz (benim biriktiremediğim) o keyifte saklıdır. Bilmiyorum. Pazarları kendimi fazlaca kasmak, hiçbir pazartesimi kurtarmadı benim şahsen... Oysa tadını çıkarsam pazar gecelerinin, pazartesilerle daha kolay baş edebilirdim belki kimbilir.

Geride bıraktığımız hafta İTÜ’lüler için bir klasik olan ders seçimi şenliklerini bitirmemizin ardından programlarımızı belirledik yine. Bütün bu düşüncelerime paralel olarak bir değişiklik yapıp hayatımda bu yıl ilk kez, pazartesi sabahı okula giderek başlamayacağım haftaya. Bu durum “pazartesi sendromu”mu yenmeme yardımcı olabilir mi ya da bağımlılık haline mi gelir bunu zaman gösterecek belki ama uykunun en tatlı olduğunu düşündüğüm pazartesi sabahlarını, gönül rahatlığıyla, “legal” bir şekilde uykuma teslim edecek oluşuma sevindiğimi hissediyorum sadece, sanki birilerine karşı herhangi bir zafer kazanmışım gibi. Tuhaf…
 

Herkese, pazartesi günü başlayacak eğitim öğretim yılında sonsuz başarılar dilerim.

Free Hit Counter